AK PARTİ ADAY TANITIMI BEYŞEHİR –BEYŞEHİR ADAYI – İZZET TAŞÇI
Yazan: Site - Yönetici Şubat 11, 2009
AK PARTİ ADAY TANITIMI BEYŞEHİR –BEYŞEHİR ADAYI – İZZET TAŞÇI
Yazan: Site - Yönetici Şubat 11, 2009
Bu yazının yayınlanma tarihi: Şubat 11, 2009 3:00 pm ve kategorisi: BEYŞEHİR HABERLERİ. Bu yazı için tüm yorumları takip edebilirsiniz RSS 2.0 besleme. Siz yorum yapın, veya geri izleme kendi sitenizden.
HUSEYIN SASMAZ demiş
Tüm Müslümanları Yeniden Râşidî Hilâfet’i Kurmaya Dâvet Eder
İslâm’dan biraz haberi olan herkes bilir ki Hilâfet, İslâm’ın en azîm farzıdır, hatta âlimler onu “tâc-ul furûd” (farzların tâcı) ve “umm-ul furûd” (farzların anası) olarak tanımlamışlardır. Çünkü İslâm, hayatın her anına ve alanına müdâhale eden, yönetime, ekonomiye, devletlerarası ilişkilere, toplumsal yaşama, savaşa, barışa, hukuka, kültüre ve somut hayatın parçası olan her meseleye ilişkin hükümler koyan ve hiçbir şeyi eksik bırakmayan kapsamlı bir hayat nizâmıdır ve bu kapsamlı nizâm bir devlet sistemi olmadan yani Hilâfet olmadan yaşama geçirilemez. Bunun için Rasûlullah [SallAllahu Aleyhi ve Sellem] Nübüvvet ile şereflenmesinden bir süre sonra Medîne’de ilk İslâmî Devlet’ini kurarak İslâm Nizâmını fiilen hayata geçirmiştir. Rasûlullah [SallAllahu Aleyhi ve Sellem] kurduğu devletin, O’ndan sonraki yöneticilerinin yönetimde kendisine halef olmasından ötürü İslâm’ın bu yönetim sistemine Hilâfet adını vermiş, kendisinden sonraki ilk Hilâfet dönemini, bizâtihi “Nübüvvet Minhâcı üzere [Râşidî] Hilâfet” olarak tanımlamıştır. Râşidî Hilâfet sonrasında gelen Emevî, Abbâsî ve Osmanlı Hilâfet devletleri ise Kâfirlerin fikrî, siyâsî, kültürel, kimi zaman askerî ve benzeri saldırıları ve saptırmaları karşısında sarsılarak, kusurlar işleyerek, “Râşidî” sıfatını kaybetmişlerse de; Hilâfet Devleti olarak kalmaya devam etmişlerdir. Çünkü onlar bütün eksiklerine, kusurlarına ve zulümlerine rağmen, İslâm Nizâmı’nı uygulamayı sürdürmüşlerdir. Her devletin bir eceli olduğu hakikatinin bir emâresi olarak Hilâfet Devleti, Hicrî 1342 yılının Recep ayının 28′inde Ankara’daki meşum millet meclisinde alınan despot kararla, devlet içinde devlet kuran bir avuç isyankâr zorba tarafından yıkılmış, böylece Müslümanlar devletsiz, lidersiz ve kalkansız kalmışlardır. Devletsiz kalmışlardır, çünkü -Türkiye Cumhuriyeti dâhil- Hilâfet Devleti’nin enkâzı üstüne kurulmuş mevcut devletler Müslümanları temsil etmemekte, onların maslahatlarını gözetmemekte, dertlerine ortak ve derman olmamaktadır. Bilakis bütün bu devletler, öyle veya böyle, daima veya ara sıra, dolaylı veya dolaysız Sömürgeci Kâfirlerin hizmetindedirler. Lidersiz kalmışlardır, çünkü Müslümanların, altmış küsur parçaya ayrılmış İslâm topraklarını birleştirecek hiçbir lideri yoktur. Kalkansız kalmışlardır, çünkü Rasûlullah [SallAllahu Aleyhi ve Sellem] Halifeyi (Hilâfet’i) Müslümanların “kendisiyle korundukları ve ardında savaştıkları bir kalkan” olarak tanımlamıştır. Hilâfet’in yıkılmasıyla o kalkan parçalanmış, Müslümanların toprakları her zâlimin, her sömürgecinin, her işgâlcinin can yaka yaka, kan akıta akıta, namus çiğneye çiğneye, gözyaşı döktüre döktüre çöreklendikleri topraklar haline gelmiştir. Dolayısıyla bugün bizim çağrıda bulunduğumuz Râşidî Hilâfet’in özel ve güçlü bir anlamı vardır ve bu anlam; -şer’î açıdan- herhangi bir Hilâfet’in veya İslâm Devleti’nin kurulmasını değil, bilakis Nübüvvet Minhâcı üzere Râşidî Hilâfet Devleti’nin kurulması gereğini ifade eder ki bu sahîh şer’î delîllere dayalı kapsamlı ve detaylı bir inceleme-araştırma sürecinin ardından ortaya çıkarılmış ve geniş biçimde yayınlarımızda açıklanmıştır.Yine bu anlam; -siyâsî açıdan- İslâm’ın kapsamlı bir hayat nizâmı olmasının gereği olarak bir devlete muhtaç olması ve Müslümanların, canlarının, mallarının, ırzlarının, topraklarının ve daha önemlisi Râsullerinin, Kitâblarının ve Dînlerinin korunması, ayrıca Sömürgeci Kâfirlerin dayattıkları Demokratik-Laik Küfür sistemlerinin ortadan kaldırılması, tahakkümlerine, işgâllerine ve sömürülerine son verilerek topraklarımızdan nihâî olarak kovulması, onların ajanı ve uşağı olarak hizmet veren hâin yöneticilerin başımızdan atılması ve yerine bağımsız, muktedîr, güçlü ve büyük bir devlet kurulması açısından siyâsî aklın gereğini ifade eder ki İslâm Ümmeti, tüm bu sayılanları hakkıyla ve lâyıkıyla yerine getirme potansiyeline fazlasıyla sahiptir. Allah [Subhânehu ve Te'alâ] şöyle buyurmuştur: كُنْتُمْ خَيْرَ أُمَّةٍ أُخْرِجَتْ لِلنَّاسِ تَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَتَنْهَوْنَ عَنْ الْمُنكَرِ وَتُؤْمِنُونَ بِاللَّهِ “Sizler, insanlar için çıkartılmış en hayırlı ümmetsiniz. Ma’rufu emreder, münkerden nehy eder ve Allah’a iman edersiniz.” [Âl-i ‘İmrân 110] Bununla birlikte Hilâfet’in kurulmasının hayal olduğunu, kurulsa bile “büyük” devletlerin onu hemen darmadağın edip ortadan kaldıracağını söyleyenlerin varlığına şahit olmaktayız. Bunu söyleyenlere ya da aklından geçirenlere deriz ki; Hilâfet’in kurulması asla bir hayal değildir. Bilakis Allah’ın izniyle fiilî bir hakikattir. Nitekim Rasûlullah [SallAllahu Aleyhi ve Sellem], şu an içerisinde bulunduğumuz “zorba diktatörlük” döneminden sonra tekrar Râşidî Hilâfet’in kurulacağını çok açık ibarelerle müjdelemişken buna hayal demek neyi ifade eder?DEVAM.4 Nitekim Rasûlullah [SallAllahu Aleyhi ve Sellem] şöyle buyurmuştur: تَكُونُ النُّبُوَّةُ فِيكُمْ مَا شَاءَ اللَّهُ أَنْ تَكُونَ ثُمَّ يَرْفَعُهَا إِذَا شَاءَ أَنْ يَرْفَعَهَا ثُمَّ تَكُونُ خِلَافَةٌ عَلَى مِنْهَاجِ النُّبُوَّةِ فَتَكُونُ مَا شَاءَ اللَّهُ أَنْ تَكُونَ ثُمَّ يَرْفَعُهَا إِذَا شَاءَ اللَّهُ أَنْ يَرْفَعَهَا ثُمَّ تَكُونُ مُلْكًا عَاضًّا فَيَكُونُ مَا شَاءَ اللَّهُ أَنْ يَكُونَ ثُمَّ يَرْفَعُهَا إِذَا شَاءَ أَنْ يَرْفَعَهَا ثُمَّ تَكُونُ مُلْكًا جَبْرِيَّةً فَتَكُونُ مَا شَاءَ اللَّهُ أَنْ تَكُونَ ثُمَّ يَرْفَعُهَا إِذَا شَاءَ أَنْ يَرْفَعَهَا ثُمَّ تَكُونُ خِلَافَةً عَلَى مِنْهَاجِ النُّبُوَّةِ ثُمَّ سَكَتَ “Allah’ın olmasını dilediği kadar aranızda Nübüvvet olacak, sonra kaldırmayı dilediğinde Allah onu kaldıracaktır. Sonra Nübüvvet Minhâcı üzere [Râşidî] Hilâfet olacaktır. Böylece Allah’ın olmasını dilediği kadar olacak, sonra kaldırmayı dilediğinde onu da kaldıracaktır. Sonra Isırıcı Meliklik olacaktır. Böylece Allah’ın olmasını dilediği kadar olacak, sonra kaldırmayı dilediğinde Allah onu da kaldıracaktır. Sonra Zorba Diktatörlük olacaktır. Böylece Allah’ın olmasını dilediği kadar olacak, sonra kaldırmayı dilediğinde onu da kaldıracaktır. Sonra (yeniden) Nübüvvet Minhâcı üzere [Râşidî] Hilâfet olacaktır.” Sonra sükut etti. [Ahmed tahric etti] “Büyük” devletlerin kurulacak olan Râşidî Hilâfet Devleti’ni anında yok edecekleri ise sömürgeci kâfirlerin temennisinden öte bir şey değildir. Zira o “büyük” devletler, aveneleriyle birlikte Irak’ta ve Afganistan’da Müslüman fertlerin karşısında çaresiz kalıp rezil olmuşlarken; nasıl olacak da Râşidî Hilâfet’in başına üşüşüp onu darmadağın edeceklermiş?! Bununla birlikte bir devletin gücünü ideolojik, stratejik, ekonomik, demografik, teknolojik ve askeri konum oluşturmaktadır. Konunun uzmanları da kabul ederler ki ideolojik faktör temel unsurdur. Bu varsa diğer faktörler oluşturulabilir; fakat bu yoksa diğer faktörler değeri ne olursa olsun sonunda yok olmaya mahkûmdur.
Bu nedenle Amerika bu gün için güçlü bir ideolojiden mahrum olan Türkiye’den Mısır’dan Pakistan’dan, Endonozya’dan Suriye’den, Ürdün’den daha güçlüdür. Fakat kurulacak olan Râşidî Hilâfet Devleti’nden asla güçlü değildir. Çünkü İslâm, Kapitalizmden güçlüdür. Çünkü İslâm hak, Kapitalizm batıldır. Hak ve hayır İslâm’da temsil edilmiştir. Bâtıl ve şer ise özellikle de Amerika liderliğindeki Kapitalizmde temsil edilmiştir. Hakka tabii olanların onu açıklama ve desteklemedeki mevcut yetersizliği hakkı bâtıl yapmaz; bâtıla tabii olanların kendi fasit anlayışlarını hak olarak sunmadaki becerileri de bâtılı hak yapmaz. Hak er ya da geç bâtıla üstün gelecektir. Allah [Subhânehu ve Te'alâ] şöyle buyurmuştur: َقُلْ جَاء الْحَقُّ وَزَهَقَ الْبَاطِلُ إِنَّ الْبَاطِلَ كَانَ زَهُوقًا De ki: Hak geldi; bâtıl yıkılıp gitti. Zaten bâtıl yıkılmaya mahkumdur! Ey Müslümanlar! Ey Güç Sahipleri! Muhakkak ki Hilâfet, Allah’ın vaadidir ve Rasûlü’nün müjdesidir. Dünyanın ve Âhiretin izzeti, İslâm’ın bütünüyle uygulanması, korunması ve yayılması, tüm insanlığın azgın Kâfirlerden ve karanlık küfür nizâmlarından kurtarılmasının yolu ancak ve sadece odur. Aynı zamanda o, tüm cihandaki hayrın ve adaletin minaresidir. Haydi! Ellerinizi ellerimizin üzerine koyun! Allah’ın vermenizi emrettiği nusreti verin bize! Bizimle irtibata geçin! Bizimle birlikte Râşidî Hilâfet’i kurmak için siz de çalışın! يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ اسْتَجِيبُواْ لِلّهِ وَلِلرَّسُولِ إِذَا دَعَاكُم لِمَا يُحْيِيكُمْ وَاعْلَمُواْ أَنَّ اللّهَ يَحُولُ بَيْنَ الْمَرْءِ وَقَلْبِهِ وَأَنَّهُ إِلَيْهِ تُحْشَرُونَ “Ey imân edenler! Allah ve Rasûlü sizi, size hayat verene çağırdığında icâbet edin. Bilin ki Allah kişi ile kalbi arasına girer ve siz muhakkak O’nun huzurunda toplanacaksınız.” [el-Enfâl 24]
ŞIH MEHMET demiş
selamün aleyküm
sayın başkanım, sevgili ak partililer ve muhterem beyşehir halkım tarafımızdan izzet beyin konuşmasına 10 üzerinden 10 veriyoruz. HAKKIMIZDA HAYIRLISI İSE NASİP OLUR İNŞALLAH
DURMAK YOK YOLA DEVAM…
gøynem asigi demiş
AK PARTI adayimiz IZZET TASCI,yi sonuna kadar bir gøynemli olarak destekliyorum.Kendini gøynemli olarak gøren her gøynemlininde IZZET TASCI yi desteklemesini bekliyoum.Allah yolunu acik etsin sansi bol olsun saygilar.
HUSEYIN SASMAZ demiş
Mahalli Secimler.
Yaklaşan mahalli seçimler nedeni ile siyasette belirgin bir hareketlilik gözükmektedir. Partilerin ve belediye adaylarının yaptığı propaganda çalışmaları halkın gündemine oturmuş vaziyettedir.
Ekonomik krizi arkasına alan mahalli seçimler belki de Türkiye tarihinin en sönük politik içerikli icra edilecek seçimlerden birisi olma özelliğini taşıyor. Bu noktada belki şu akla gelebilir: “Bu seçim siyasi değil yerel seçimlerdir. Dolayısı ile siyasi yani milletvekili seçimleri özelliğini elbette taşımaz.” Böylesi bir iddia her yönü ile geçersiz kalacaktır. Çünkü seçimler halkın işlerini güdecek siyasilerin yönetime taşınması demektir. Bu taşıma esnasında yapılacak işlem/amel de siyasidir. Her parti veya seçimlere katılan kişiler nasıl bir yol izleyeceklerini partisi veya siyasi kişiliği altında halka sunar, halkta ona göre tercihini yapar.
Bir kıyaslama yapacak olursak ve önceki seçimleri -yerel veya milletvekili seçimleri olsun fark etmez- hatırlamaya çalışırsak aradaki farkı ve gelinen noktayı görmüş oluruz. Türkiye’de toplumsal siyasete büyük bir darbe vurulmuştur. Türkiye halkı herhangi bir siyasi fikre göre değil menfaate göre şekillendirilmektedir.
Önceki seçimlerde olduğu gibi bu seçimlerde meydanlarda hiçbir siyasi eylemin ortaya çıktığını görmek mümkün değildir. Ancak çok basit söylemlerle insanlar saatlerce meydanlarda tutulmakta, meyillerini belirlemek içinde horoz kavgası verilmektedir. Ne kimileri laikliği, liberalizmi, kapitalizmi, demokrasiyi ve bunlardan doğan ekonomik sarsıntıyı tartışıyor ne de kimileri çöküntü karşısında alternatif çıkışlar üretebilmek için sunuşlar yapabiliyor. Halka sundukları konular, oluşturdukları gündemden bazılarını aktaralım:
Erdoğan; “Bu Deniz Baykal’ın kimyası bozuldu herhalde, çok saldırgan oldu. Devamlı hakaretler ediyor. Bir de ‘Ben Ergenekon’un avukatıyım’ diyor. Sayın Baykal, sen zaten geçmişten bu yana hep böyle işlerin avukatı oldun. Biz ise milletin avukatıyız, aradaki fark bu. İktidar olmak gibi bir niyeti de yok zaten. İnanın eline teslim edin 5-10 koyun, hepsini kaybedip gelir.
Baykal’ın “Yüzde 52 oy alamazsan istifa edecek misin?” sözlerine de yanıt veren Erdoğan, “Buralara kadar geldi iş. Sen bırak benim alacağımı, sen ne alacaksın onu söyle. Ben Ordu meydanından söz veriyorum, birinci parti olamazsam giderim. Peki sen? Sen birinci parti olamazsan siyaseti bırak ki millet kurtulsun. CHP de senden kurtulsun” dedi. (haberinyeri.net)
Baykal; Sen bana, partime ‘tiynetsiz, nesepsiz’ dedin. Bunlara aldırmadım. Tiynetimden de nesebimde de kuşkum yok. Senin bu laflarının beni üzmesi için bi neden yok. O konuda bir kompleksim yok. Sen öyle desen ne olur, böyle desen ne olur. Sen öyle dedin diye ben başbakanla konuşmuyorum demiyorum.
- Tiynetsiz diyen bir üslup maganda üslubu değil midir? Çiftçiye ‘ulan ananı da al git’ diyen bir üslup maganda üslubu değil midir? (12 Mart 2009 cumhuriyet)
Bahçeli; MHP lideri, AKP’nin kimine makarna, bulgur, yağ dağıttığını, kimine para dağıttığını belirterek, “Hepsini alıp kullanın, yiyip için. Sonra da ‘Beni sana köle yapamazsın’ diyerek bir de Osmanlı tokatı çarpın” dedi. Başbakan Erdoğan’a, “Bozkurdun nefesi ensendedir” diye seslenen Bahçeli, milletin paralarının nerelere gittiğini bildiklerini, bilmediklerini de araştırdıklarının altını çizerek, “Burada bir yolsuzluk varsa, cenabı Allah nasip ederse iktidara gelince 7 sülalenden hesap sormazsam namerdim” diye konuştu. Başbakan’ın beraberinde 5 bin polisle, devletin tüm imkanlarını kullanarak seçim propagandaları için her yeri dolaştığını söyleyen Bahçeli, “Dolaşa dolaşa yakında ayakların dolaşarak yürüyemeyecek hale geleceksin” dedi. (Vatan)
Meydanlarda bu şekilde siyasilerce (!) kuru-sıkı atılırken katılanların da alkış tuttuğunu görüyoruz. Yani satanda memnun alan da!
Kişileştirilen siyaset artık üretmekten çok ninni söyleyerek insanları uyutma politikası gütmektedir. Kişiliğin ağırlık bastığı şu ortamda tabi ki meydan Erdoğan’a teslim edilmiştir. Diğer partilerin de seçim meydanlarında yaptıkları çıkışlar her halükarda Tayyip Erdoğan’ı yükseltme propagandasından başka bir şey değildir. Seçimi kazanmak isteyen hiçbir parti bu şekilde davranmaz ve insanların önüne dedi-kodu politikası ile çıkmaz.
Maalesef bu seçimlerde Türk toplumunun siyaseten ne kadar gerilere düştüğüne şahit oluyoruz. Dününü unutup önünü göremeyen bir noktaya gelmiştir. Sadece alkışlayan ve ne için alkışladığını bilmeyen binlerce insan…
Bu halkın siyasetten nasıl uzaklaştırıldığının kısaca bir özetidir. Muhasebe edebilme yeteneğini kaybeden toplumlar sömürülmeye, güdülmeye, aşağılanmaya, başkalarının çıkarları doğrultusunda kullanılmaya her zaman müsaittirler. Maalesef Müslüman Türk halkı bu durumun yani düşük bir toplumun görüntüsünü sergiliyor.
İdeolojisiz, fikirsiz, düşüncesizce hareket etmek geleceği görememektir. Ölçüsüz bir hayata, ölçüsüz bir alakaya razı olmak demektir.
Bu nedenle yapılacak olan mahalli seçimlerin helallik-haramlılık yönü unutulmuş gündem konusu olmaktan uzaklaştırılmıştır. Müslümanlar olarak, bize ait olanla ayakta durmuyor, ona yönelmiyor, başka zeminlerde başkasının sunduğu imkanla ayakta durup, bu yönde bir yönelişe meylediyorsak yanılıyoruz demektir.
Birçok seçmen, seçtikleri adamlar vasıtasıyla bazı menfaatler umarak seçimlere katılmaktadır. Seçileceklerden bir kısmı birtakım işler gerçekleştirmeyi arzularken, bir kısmı terfi etmeye ve diğer bir kısmı da bazı geçici dünya menfaatleri için çalışmaktadırlar. Onlar bu dünyanın adi ve geçici şeyleri için Dinlerini görmemezlikten geliyorlar. Şar’inin/kanun koyucunun bu hususta nasıl bir hüküm vazettiğine hiç bakılmamaktadır.
Bu sistemler insanların duygularına hitap ederek yumuşak, hoşgörülü, uzlaşmacı ve sevgiyle muamele yaklaşımını seçerek toplumun ilgisini çeken, arkasından gidilecek şahısları ortaya çıkarttılar. Oysa Allah’u Teâla bu durumu kesinlikle reddediyor:
“Onlar isterler ki, sen yumuşak davranasın da onlar da sana yumuşak davransınlar.” (Kalem: 8-9)
Belediyeler TC.’nin kontrolü altında olan kurumlarından bir kurumdur. Bu kurum için yapılacak seçimler de Türkiye Devletinin laik kanunlarına göre yapılmaktadır. Yine buralarda uygulanan uygulamalarda küfür kanunları doğrultusunda düzenlenir. Yerel yönetimlerin şu ana kadar hangi İslami hükmü uyguladığı görülmüştür? Veya fenni işlerde hangi İslami uygulamaya kapı aralamışlardır?
Nitekim Ebu Davud, İbni Abbas Radiyallahu Anha’dan Nebî Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in şöyle dediğini rivayet etti:
“Müslümanlar üç şeyde ortaktırlar; su, mera ve ateş.” diye buyururken belediyeler haraç keser gibi insanlardan para almakta, meraları yüksek miktardaki paralarla kiraya vermektedir. Bugün belediyelerin yaptıkları işlerden hiçbir işin İslam’da yeri yoktur. Birahanelerin, fuhuş yataklarının müsaadesi de düzenin istekleri doğrultusundadır.
Müslümanlar için belediye seçimleri menfaat olarak gözükebilir. Oysa menfaatin değil de sevap ve günahın ölçü olduğunu şu ayeti kerime açıkça ortaya koymaktadır:
“Sana şaraptan ve kumardan sorarlar. De ki; Her ikisi de büyük günah ve insanlar için bir takım faydalar vardır. Ancak her ikisinin de günahı faydasından daha büyüktür.” (Bakara: 219)
Görüldüğü gibi Allah’u Teâla bu ayeti kerimesinde menfaati değil, günahı esas kılmıştır. Demek ki; bir hususta insanlar için bazı menfaatler ve günah çatışabilir. O halde elbette ki günah işlemeyip menfaat terk edilmelidir. Zira bir Müslüman için asıl menfaat Ahirette günah ile Rabbinin huzuruna çıkmamasıdır.
Yerel seçimler demokratik seçimlerden bir seçimdir. Demokrasi, demokratik yol kandırmacadır, önemlisi haramdır, küfürdür. Haram ve küfürden hayır beklemek ise gaflettir, dalalettir.
Müslüman Türk halkını bu seçimden uzak durmaya davet ediyoruz
HUSEYIN SASMAZ demiş
بِسْـــمِ اللهِ الرَّحْمٰـــنِ الرَّحِيـــم
Yerel Seçimler yada Genel Seçimler, Hepsi Aldatmacadan İbarettir
29 Mart 2009 tarihinde yapılacak olan yerel seçimlere sayılı günler kala seçim meydanlarında hararetli atışmalara şahit olmaktayız. İktidar ile muhalefet arasındaki bu çirkin ve kaba çekişme Türkiye’deki siyasetin ne kadar müptezel ve hafif olduğunu göstermektedir. Hem iktidar hem de muhalefet partileri Türkiye’nin geleceği hakkında doğru dürüst tek bir laf etmezlerken birbirlerine hakaretler yağdırma konusunda sınır tanımamaktadırlar.
Birbirlerine sövmeyi siyaset addeden bu müptezel partiler hiç utanç duymaksızın Müslüman Türkiye halkından Belediye Başkan Adaylarına oy vermelerini istemektedir. Üstelik hiçbir ciddi gerekçe göstermeden, Müslüman Türkiye halkının geleceğe umutla bakmasını sağlayacak hiçbir proje sunmadan, hâyır namına hiçbir adım atmadan…
Hakikat odur ki; bu müptezel siyasi partiler kendilerini, halkın inançlarından, değerlerinden, ihtiyaçlarından tamamen soyutlamışlardır. Halkın onlara oy vermesi, gerçek anlamda onları, fikirlerini, metotlarını, hedeflerini benimsedikleri için değil, tam aksine bu partiler, çeşitli araçlar ve üsluplar ile halkı aldatmada, cezbetmede, sözlerine ve vaatlerine inandırmada profesyonel oldukları içindir. Toplum mühendisliği ile halkın zayıf noktalarını, kritik ihtiyaçlarını ve duygusal tepkilerini istismar ettikleri içindir. Medyayı, psikolojik harp tekniklerini, sosyolojik dalavereleri, illüzyonist göz boyamalarını ustalıkla kullanabildikleri içindir.
İşte böylesine vahim bir ortamda yapılacak seçimlerde AKP, medya araçlarına egemen olduğu, psikolojik mücâdele üsluplarını maharetle kullanabildiği daha da önemlisi Sömürgeci Kâfirlerin tam desteğini aldığı için büyük ihtimalle seçimlerden yine “zafer”le çıkacaktır. O durumda da kaldığı yerden ABD patentli planlarını ve icraatlarını uygulamaya devam edecektir.
Seçim meydanlarındaki hararetin esasî nedeni çok sayıda belediye başkanlığı kazanmak değildir, bilakis Sömürgeci kâfirlerin maslahatlarını yerine getirmek için oylara muhtaç olmalarıdır. Yoksa “halka hizmet” kamuflaj malzemesinden öte gitmeyen beyhude bir slogandır.
AK Parti yerel seçimlerde alacağı yüksek oyla hem bugüne kadar olan icraatlarını tasdikletmiş olacaktır hem de İngiliz beslemesi taifeye aldığı bu oyları göstererek rahatça sömürgeci ABD’nin yerel ve bölgesel maslahatlarını icra etmeye devam edecektir. İşte oylar bunun içindir, başka bir şey için değil!
Ey Müslümanlar!
Her şeyde olduğu gibi yerel seçimlerde de Allah’ın hükmünü dikkate alınız. Aldatıcıların sizi Allah’ın yolundan saptırmasına müsaade etmeyiniz. Şu hususları her daim gözetiniz:
1. Davranışların esası; sahih şer’î delillerden kaynaklanan şer’î hükümlerdir. Müslümanın, her davranışında şer’î hükümler ile hareket etmesi, şer’î hükümlere dayanmayan her şeyi red ve terk etmesi farzdır. Allah Te’alâ şöyle buyurmuştur: فَلاَ وَرَبِّكَ لاَ يُؤْمِنُونَ حَتَّى يُحَكِّمُوكَ فِيمَا شَجَرَ بَيْنَهُم “Hayır! Rabbine andolsun ki onlar aralarında çıkan anlaşmazlıklarda sana [İslam'a] muhâkeme olmadıkları sürece îman etmiş olmazlar.” [en-Nîsa 65]
Rasulullah [SallAllahu Aleyhi ve Sellem] ise şöyle buyurmaktadır: تركت فيكم أمرين لن تضلوا ما تمسكتم بهما، كتاب الله وسنة نبيه “Size iki şey bıraktım ki bunlara sarıldığınız sürece asla delâlete düşmesiniz. Onlar, Allah’ın Kitâbı ve Nebî’sinin Sünnetidir.” [İmâm Mâlik]
2. Allah Te’alâ, Müslümanların Allah’a ve Rasulü’ne itaat etmelerini emretmiştir. Bu itaat ise ancak şer’î hükümleri almak ve uygulamak ile olur. Allah Te’alâ şöyle buyurmuştur:وَمَا كَانَ لِمُؤْمِنٍ وَلاَ مُؤْمِنَةٍ إِذَا قَضَى اللَّهُ وَرَسُولُهُ أَمْرًا أَن يَكُونَ لَهُمُ الْخِيَرَةُ مِنْ أَمْرِهِمْ وَمَن يَعْصِ اللَّهَ وَرَسُولَهُ فَقَدْ ضَلَّ ضَلاَلاً مُّبِينًا “Allah ve Rasulü, bir işe hükmettikleri zaman mü’min bir erkek ve mü’min bir kadına kendi işlerinde artık seçme hakkı yoktur. Her kim Allah’a ve Rasulü’ne isyan ederse apaçık bir sapıklıkla sapıtmış olur.” [el-Ahzâb 36]
3. Allah Te’alâ, şer’î hükümlere mutlak bağlılığı emretmiş, küfür hükümlerine başvuranları şiddetle uyarmıştır:وَأَنِ احْكُمْ بَيْنَهُمْ بِمَا أَنْزَلَ اللَّهُ وَلاَ تَتَّبِعْ أَهْوَاءَهُمْ وَاحْذَرْهُمْ أَنْ يَفْتِنُوكَ عَنْ بَعْضِ مَا أَنْزَلَ اللَّهُ إِلَيْكَ فَإِنْ تَوَلَّوْا فَاعْلَمْ أَنَّمَا يُرِيدُ اللَّهُ أَنْ يُصِيبَهُمْ بِبَعْضِ ذُنُوبِهِمْ وَإِنَّ كَثِيرًا مِنَ النَّاسِ لَفَاسِقُونَ “Aralarında Allah’ın indirdikleri ile hükmet ve onların arzularına uyma! Allah’ın sana indirdiklerinin bir kısmından seni saptırmalarından sakın! Eğer yüz çevirirlerse bil ki Allah bununla ancak, günâhlarının bir kısmını onların başına belâ etmek ister. Muhakkak ki insanların bir çoğu da zâten fâsıklardır.” [el-Mâide 49]
4. Allah Te’alâ, Müslümanların İslâm’dan başkasını almalarını haram kılmıştır: فَلْيَحْذَرِ الَّذِينَ يُخَالِفُونَ عَنْ أَمْرِهِ أَن تُصِيبَهُمْ فِتْنَةٌ أَوْ يُصِيبَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ “Onun [Rasulullah'ın] emrine muhâlefet edenler, başlarına bir belânın gelmesinden veya kendilerine elîm bir azâbın isâbet etmesinden sakınsınlar.” [en-Nûr 63]
Yerel seçimlerle alakalı şer’i hükme gelince:
Demokratik Partilerin Adaylarına Oy Vermek:
İster vatancı, ister milliyetçi , ister kapitalist, isterse sosyalist olsun mevcut Demokratik Partilerin tümü İslam’ın haram kıldığı esaslar üzere kurulmuşlardır. Bu haliyle mevcut partilere üye olmak ve onlara geçerlilik tanımak haramdır. Yerel seçimlerde bu gayri İslami partilerin adaylarına oy vermek haramdır. Zira onların fikirleri ve metotları gayri İslamîdir. Allah Sûbhanehu şöyle buyurmuştur: وَمَن يَبْتَغِ غَيْرَ الإِسْلاَمِ دِينًا فَلَن يُقْبَلَ مِنْهُ وَهُوَ فِي الآخِرَةِ مِنَ الْخَاسِرِينَ Her kim İslam’dan başka bir din arzularsa, bu ondan asla kabul edilmez. O ahrette hüsrana uğrayanlardan olacaktır. [Ali-İmran 85]
Bağımsız Adaylara Oy vermek:
Seçimin kendisi vekâlettir, vekâlet ise; farz/vacip, mendup, mubah, mekruh, haram gibi bir hüküm alır. Vekâlet, “devretmenin sahih olduğu bir durumda, caiz tasarrufun mislini devretme” manasında kullanılan bir terimdir. Vekâlet, İslam’da caizdir. Bu akdin meşruiyeti kitap, sünnet ve icma ile sabittir.
Vekâletin sabit şartlarından biri ve en önemlisi vekâlete konu olan tasarrufun, vekâleti kabul edilen bir tasarruf olmasıdır. Vekâlet ancak İslam’ın caiz gördüğü akitlerden ibarettir. Buna göre bir Müslüman’ın içki, domuz gibi İslâm nazarında haram olan bir şeyin satın alınması veya satılması için bir kişiyi vekil kılması caiz değildir. Yani vekâlette bakılması gereken esas nokta tasarrufta bulunulan şeyin İslam’ın caiz kıldığı şeylerden olmasıdır.
Yerel seçimler idareden olan bir takım işleri yapması için kişiyi vekil kılmaktır. Bu haliyle aslen mubahtır. Ancak Belediye Başkanlarının yaptığı işlere bakılmalıdır. Eğer içki satma ruhsatı vermek gibi, umumhane açma ruhsatı vermek gibi İslam’ın haram kıldığı işleri yapacaksa onu desteklemek ve oy vermek haramdır. Aynı zamanda bu haram üzere yardımlaşmadır ki Allah Subhanehu haram üzere yardımlaşmayı yasaklamıştır. وَتَعَاوَنُواْ عَلَى الْبرِّ وَالتَّقْوَى وَلاَ تَعَاوَنُواْ عَلَى الإِثْمِ وَالْعُدْوَانِ وَاتَّقُواْ اللّهَ إِنَّ اللّهَ شَدِيدُ الْعِقَابِ Birr ve takva üzerinde yardımlaşın, günah ve haddi aşma hususunda yardımlaşmayın ve Allah’tan korkun. Çünkü Allah’ın azabı şiddetlidir. [el-Maide 2]
Ey Müslümanlar!
Böylesine fasit bir ortamda gerçekleşen ve sonucu şimdiden belli olan seçimlerden sizlere hiçbir hayır ulaşmayacaktır. Çünkü mevcut siyasi partilerin hayır anlayışını belirleyen kendileri değillerdir ve hiç de olmamışlardır. Bilmelisiniz ki; size reva görülenden çok daha fazla hakkınız gasp edilmektedir ve bu partiler değişmedikçe gasp edilmeye devam edecektir. Öyleyse onlara verdiğiniz desteğe artık bir sonlandırın!
Artık dünyanın yükselen trendi ve alternatif ideolojik projesi; İslâmî Akîde esâsı üzerine kurulacak, İslâmî nizâmları dosdoğru uygulayacak, Allah’ın Dîni’ni bir Nûr ve Hidâyet olarak tüm âleme taşıyacak, Müslümanları zilletten izzete, sefâletten zenginliğe, zulümden rahmete, karanlıklardan aydınlığa çıkaracak olan Nübüvvet Minhâcı üzere Râşidî Hilâfet Devleti’dir. Bu, bir rüya değildir, bir ütopya hiç değildir. Bilakis Allah [Subhânehu ve Te'alâ]‘nın vaadidir, Rasulü [SallAllahu Aleyhi ve Sellem]‘in müjdesidir, aydın aklın, basîretin ve ferâsetin meyvesidir, siyâsî geleceğin parlayan yıldızıdır.
İşte GENCLER sizi bu hayra ortak olmaya davet ediyor! O halde, ey Müslümanlar, size hayat verecek bu çağrıya icâbet etmeyecek misiniz?
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ اسْتَجِيبُواْ لِلّهِ وَلِلرَّسُولِ إِذَا دَعَاكُم لِمَا يُحْيِيكُمْ Ey îman edenler! Allah ve Rasulu sizi, size hayat verene çağırdığı zaman icâbet ediniz. [el-Enfâl 24]
HUSEIN SASMAZ demiş
SAHTE GÜNLERDEN BİRİ DAHA; ANNELER GÜNÜ!..
Geçmişimize bakarak fikren çöküşte olduğumuzu defalarca dile getirmiş olsak ta hakikaten “fikir fakiri” haline geldiğimizi söylemek yerinde olur. Diğer topluluklar içinde Müslümanlar öyle heybetli, öyle zengin, öyle itibarlı ve öyle değerliydi ki… Oysa şimdi kendi bayramlarına bile gereken önemi vermezken batının kendine has kıymetli günlerine sahip çıkmaya başladı. Bunlardan birisi de güya sözde Anneler Günü.
Amerikalı Anna Jarvis adında bir kişinin annesini kaybettikten sonra 1908 yılında başlattığı anma günü, 1914 yılında Kongrenin onayıyla Amerika çapında genişledi. Zamanla Müslüman ülkelerin fikri zafiyete yakalanmasıyla Müslümanların özel günü olarak resmen kutlanmaya başlandı yayıldı.
İslam anneye çok büyük kıymet biçiyor ki, Rab Teala onun ayaklarının altına cenneti seriyor. Oysa batı kültürü kadını yıllarca bir meta olarak, içinde şeytan olan bir cadı olarak görüyor ve kapital sistemin çarkını daha iyi döndürmek için, kuru bir günü anneye ayırarak çok öncesinde reklamlarla şu hediyeyi alın annenize bu hediyeyi alın annenize diyerek, insanları biraz daha maddi çıkmazlara sokarak, sanki kendini yüceltircesine, kendini güçlendirmeye çalışıyor.
Yazılı, sesli ve görsel iletişim araçlarını ve yayın organlarını takip ettiğimiz de sürekli olarak bugün hakkında insanlara hatırlatma yaptığını görürsüz.
- Anneler evin her şeyi!
- Her şey anneler için!
- Annenize verdiğiniz değeri gösterme zamanı!
Bunu neden yaptıklarına verilecek cevap; gerçekten evlat sahiplerine saygı ve onları yüceltmek mi? Yoksa ceplerini biraz daha şişirmek mi? Gerçekten saygı ve değer veriliyorsa neden sadece bir güne sığdırılarak manipülasyon yapılıyor. Şehit analarına (sözüm ona), ya da lösemili yavruların analarının yüzüne neden sadece bir gün için bakılıyor, sadece o gün methediliyor, yılın annesi ödülleri verilerek mükâfatlandırılıyor. Anneyse Gazze’de evladını kaybederek büyük acılar yaşayanlarda anne, anneyse Keşmir’dekiler de anne… Peki onlar neden anılmıyor?! İşte az önce sorduğum sorunun cevabı berraklaştı…
Allahın vaadi ve övgüsü ne geçicidir ne de bir gün içindir. İslam’ın annelik makamına verdiği değer paha biçilmezdir.
Allah-u Teala Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurmaktadır:
“Rabbin ondan başkasına ibadet etmemenizi ve anne babaya iyilik etmenizi emretmiştir. İkisinden birisi yahut her ikisi senin yanında ihtiyarlık çağına ulaşırsa, sakın onlara öf bile deme; onları azarlama onlara güzel söz söyle; onlara rahmet ve şefkat dolu tevazu kanadını ger. Onlara alçak gönüllü ve şefkatli davran ve onlar hakkında dua edip şöyle de: Ey Rabbim, bunlar küçükken beni nasıl yetiştirip büyüttülerse, sen de onlara merhamet et, acı.” (İsra 23-24)
Görüldüğü gibi bu ayetlerde Allah-u Teala anne babaya iyilik etmeyi, onlara iyi muamelede bulunmayı kendi ibadeti ve şükrüyle yan yana zikretmiştir. Bu da Anne babanın Hak Teala indindeki makamını ve onlara iyilik ve itaat etmenin önemini göstermektedir. Onun için anne, babaya itaat etmek günah ve farz olan şeyler haricinde farzdır.
Anne babanın istediğini yerine getirmeyi emreden Rabbimiz onlara karşı saygılı olmayı emrediyor ve öf bile demekten men ediyor.
Bir başka ayet-i kerimede şöyle buyurmaktadır:
“Biz insana anne ve babasını tavsiye ettik anası onu zayıflık üstüne zayıflık çekerek karnında taşımıştır. Onun (memeden) ayrılması da iki yıl içinde olmuştur onun için biz insana bana ve ana baba şükret dönüş banadır diye öğüt verdik.” (Lokman 14)
Allaha isyan olmadığı sürece anneye itaatin akıbetinde büyük ecirler ve cennet var. Hatta yavrucuğunu dokuz ay zahmet ve sıkıntılarla karnında taşımış, en az yemek yiyebilecek güce gelene kadar sütünü vermiş, gözüne küçücük bir çöp kaçtığında kendi yüreğine ok saplanmış gibi sızlamış, hastalandığında üzüntüsünden yemekten içmekten kesilmiş olan anne -müşrik bile olsa- ona iyilikle muamele etmek ve onu incitmemek farzdır.
Akidesi gerçek olmayanlar annesini bir gün için hatırlarlar, içgüdüsel olarak davranırlar ve daha sonra annesinin ona faydası değil de zararı olmaya başlayınca, onu huzur evine atar, hatta belki de bunu bile yapmaz. Oysa İslam’ın hükümlerini tatbik eden, Allah aşkıyla yanan ve cenneti arzulayan kişi anacığını evin bereketi olarak görür, Rabbinin emaneti olarak bilir ve nadide bir çiçek gibi ona bakar onu hoş tutar. Onun gülücüğünde Rabbinin rızasını görür, onun memnuniyetinde ve sevincinde kendi huzuruna erişir. Çünkü tek amacı ahretteki sonsuz mutluluktur.
“Ana-babası, yanında ihtiyarladığı hâlde, [onların rızâlarını alamayıp] Cenneti kazanamayanın burnu sürtülsün.” [Tirmizî]
Bir gün birisi Resulullah’a sorar: “Ben kime iyilik yapayım.” Resulullah “Annene” der. Sonra tekrar kime diye sorduğunda tekrar “Annene” der. Adam tekrar sorar; Resulullah tekrar “Annene” der. Adam tekrar sorunca; “Ana-babasına iyilik edene müjdeler olsun! Allah Onun ömrünü uzatır.” [Buhârî]
Resulullah bu sefer; “Babana” diye cevap verir.”(Buhari, Edeb, 2 , Müslim Birr)
Peygamberimizin böyle buyurduklarını işiten bir kul nasıl olurda bunu işittikten sonra anne babasından uzak kalmak ister, ya da onu kendinden uzaklaştırır, hele de bu anne baba acziyet içindeyse. Her mümin Allaha yaklaşmak için fırsatlar arar ve böylesi bir fırsatı kim kaçırmak ister. Kimileri var ki anası babası vefat etmiştir ve bu kişilerin iyilik etme fırsatı bile kalmamıştır.
Enes bin Mâlik hazretleri şöyle anlatır:
Peygamber Efendimiz zamanında Alkame isminde bir genç vardı. Hep ibâdet ile meşgûl olur, yaz-kış oruç tutardı. Bu genç hastalandı. Fakat dili tutulup bir şey söyleyemiyordu. Durumdan Resûlullah Efendimiz haberdâr edildi. Peygamber Efendimiz, Hz. Ali ile Ammâr bin Yâsir hazretlerini gönderdi. Onlar, gence Kelime-i Şehâdet telkîn ettikleri hâlde genç söyleyemiyordu. Peygamber Efendimiz, Bilâl-i Habeşî hazretleri vâsıtası ile durumdan haberdâr edildi. Peygamber Efendimiz yanında bulunanlara şöyle sordu:
- Alkame’nin ana-babası var mı?
- Yâ Resûlallah, ihtiyâr bir annesi var.
- Annesini buraya getirin!
Annesi gelince, Peygamber efendimiz buyurdu ki:
- Alkame’ye ne oldu?
- Yâ Resûlallah, Alkame çok iyidir. Hep ibâdet ile meşgûl olur. Ama ben ondan râzı değilim. Çünkü o, hanımının rızâsını, benim rızâmdan üstün tutmaktadır.
- Dilinin tutulması bu yüzdendir. Ona hakkını helâl et de dili açılsın!
- Yâ Resûlallah, O benim hakkıma riâyet etmedi. Hakkımı helâl etmem.
Bunun üzerine Peygamber efendimiz; “Ey Bilâl! Eshâbı çağır, odun getirsinler. Alkame’yi yakalım. Çünkü annesi, ondan râzı değildir” buyurdu. Kadıncağız bunları işitince dedi ki:
- Yâ Resûlallah, oğlumu benim gözümün önünde mi yakacaksınız? Kalbim buna nasıl dayanabilir?
- Cehennem ateşi, dünya ateşinden çok daha kızgın ve yakıcıdır. Sen ondan râzı olmadıkça, onun hiçbir tâ’ati makbûl değildir.
Kadıncağız bunları işitince ağlamaya başlayıp dedi ki:
- Yâ Resûlallah, ben ondan râzı oldum, hakkımı helâl ettim.
Böyle söyledikten sonra oğlunun yanına gitti ve oğlunun sesini duydu. Kelime-i şehâdeti rahatlıkla söylüyordu. Aynı gün vefât etti. Cenâze hazırlıkları yapılıp defnedildi. Definden sonra Resûlullah Efendimiz, Eshâb-ı kirâma hitâben buyurdu ki; Hanımını annesinden üstün tutana, Allahü teâlâ ve melekler la’net eder.” [R.Nâsıhîn]
Annenin hakkı saymakla bitmez ve annenin hakkı ödenmez. Dünyaya yeni gelen küçücük gözler ilk anneyi görür ve ilk annenin kokusunu alır. Yürümeyi, konuşmayı, gülmeyi anneden öğrenir. Anne fedakarlığın, cömertliğin ve şefkatin timsalidir. Hep verir fakat karşılık beklemez. Merhamet sembolü annelerin tek bir nefesi bile ödenemez. İslam’dan başka hiç bir sistem anneye bu kadar değer vermemiştir ve onu bu derece yüceltmemiştir. İslam çerçevesinde anneye hakettiği karşılık ne bir hediyeyle verilebilir ne de bunu yapmaya güç yetebilir.
Fikirleriyle aramıza girmeye çalışanlar; daha düne kadar temizlikten bile haberi olmayan, kendi aynı pis sularının içinde aylarca yıkanan, ırkları katleden ve hala da katletmeye devam eden, kendilerini temize çıkarmak için en kutsal varlık olan annelerin isminden sermaye sağlamaya çalışarak, tarihlerini ve kimliklerini unutturmaya çalışmaktadırlar. Oysa bizler; ne Haçlı Savaşlarını unutuyoruz sizin bu anneler günü adı altında ortaya çıkardığınız sahte sevimliliğinizle, ne de misyoner faaliyetleriyle hilafetin yıkılmasındaki gayretlerinizi. Şu an bu yapılmakta olan SAHTE GÜNLER hala devam etmekte olan fikir hareketinin bir uzantısıdır.
Ey Müslüman kardeşlerim,
Kendi benliğimize dönelim ve kendi saf kaynaklarımızdan su içelim. Bize eğer batıdan sunulan bir bardak varsa unutmayalım ki onlar bize temiz içecek vermez ve vermeyecektir de. Bardağın içindeki ya öldürür ya da hasta eder.
İslam’ın vaat ettiği eşsiz ve benzersizdir. Aslımıza dönelim ve aslımızdan beslenelim. Ne zaman biz Allah’ın ipini tutarsak işte o zaman eski halimize dönüş olacak ve Rabbimizin izniyle kurtuluşa erenlerden olacağız. Bu keşmekeş nizamlardan da kurtulmuş olacağız.
Velhamdullillahi Rabbul Alemin.
HUSEIN SASMAZ demiş
Ümmette İslam Adına Canlanmaya Yönelik İşaretler
Tahir Şanlı
14 Mayıs 2009 Perşembe
Gün geçmiyor ki birçok bölgede batı karşıtı gösteriler olmasın. Yine gün geçmiyor ki Müslümanların İslam adına yaptıkları gösteriler son bulsun. Kadınlı erkekli veya sadece kadınların yaptıkları gösteriler her ne kadar medya tarafından saklansa da bir gerçeği saklamakta başarılı olamayacaklardır. O da İslam ümmetindeki İslam adına çıkış ve yükseliştir.
Batının bir merkezinde yapılan bir gösteride öğrenci bir genç şu ifadeyi kullanıyor:
“Karma karışık fikirlerle donanmış batıyı, Avrupa’yı dinleme yerine Biz Allah’a güvenmeliyiz, O’na yönelmeli ve O’nu dinlemeliyiz.” Batının göbeğinde, özgürlükler düşüncesinin fiilen pratikte uygulandığı yerlerde yaşayan Müslümanların çözüm olarak İslami çözümlere yönelmesi çok dikkat çekicidir. İnsan fıtratına uygun olmayan bu sistemin insanları sorunlarla boğması başka çözüm arayışlarına itmiştir. Bunu sadece Müslümanlar açısından ele alarak veya bakarak demiyoruz, batı kendi insanını da çözüm üretemediği yığınlarca meselenin altında ezmiş ve kaybetmeye başlamıştır.
Batıda veya İslam beldelerindeki kukla rejimlerde ne kadar yasa çıkartırlarsa çıkartsınlar bunların hiçbir fayda sağlamadığı ortaya çıkmıştır. Özgürlükler, demokrasi çığırtkanlığı adı altında Afganistan’da, Irak’ta, Cezayir’de çıkartılan ve uygulanmak istenen yasaların nasıl geri teptiğini dünya kamuoyu müşahede etmiştir. Resulullah karşıtı karikatürler ve Kur’ana saldırı karşısında Müslümanların; “bu da özgürlüklerdenmiş” diyerek sineye çekmedikleri görüldüğü gibi canlılığın işaretlerinden olan sahiplenmeyi ve bu uğurda ölebileceklerini de bütün dünya gördü.
Ümmet fikirlerini İslamileştirmeye başlamıştır. İslam’a döndüklerinin, İslami fikirlerle canlanmaya başladıklarının artık emarelerini hissedilir bir şekilde görüyoruz. Ümmet yüzünü yeniden İslam’a çevirmiştir.
Afganistan olayında, Müslümanlar 20 yıl boyunca Sovyetlerin işgaline karşı direnmiştir. Şimdi de Amerika, NATO ve müttefik kuvvetlere karşı mücadele vermektedir. Bu meydan okumaları İslam’a olan bağlılık ve yönelmenin bir semeresidir. Batı kanun ve nizamlarını isteselerdi bu direnme yerine batılılaşmayı görecektik. Oysa ümmet Şeriat istiyor ve ona yöneliyor. Yüz binlerce insan Kur’an’a yapılan saldırıları kınamak için sokaklara dökülüyor. NATO’nun ve müttefiklerin gücü bunu durdurmaya muktedir değildir, olamazlarda… Çünkü bu güç meselesi değil fikre yani Müslümanların çözüm olarak akidelerinden neşet eden hükümlere dönme meselesidir.
İslam beldelerinin her bir köşesinde, sömürgenin pençesinde yıllardır ezilen binlerce insan -Fas’tan Endonezya’ya, Türkiye’den Özbekistan’a… kadar- İslam Şeriatının geri getirilmesi için çalışıyor. Bu bağlamda yıllardır bu ümmete empoze edilen/dayatılan milliyetçiliğin artık işe yaramadığını görüyoruz. Milliyetçi bayrakların ve pankartların o pis görüntüleri artık tek tek inmeye, gözünmez hale gelmeye başlamış, toplayıcılık özelliğini yitirip sahipsizleşmeye başlamıştır.
Sosyalist çağrılar, laik, demokrat, cumhuriyetçi partiler ümmet üzerinde prim yapamaz olmuşlardır. Bu partiler çirkin bir yüzle kara bir leke gibi sırıtıp kaldılar. Onlar dahi mizaç değişikliğine, vitrin yenilemeye yöneldi. Türkiye’de CHP’nin çarşaf çıkışı buna bir örnektir. Ümmet üzerinde batı kökenli diktatör partilerin etkilerini yitirdiğini, bunun yerine muhafazakâr diye adlandırılan İslam kimlikli insanlardan oluşan partilerin ve çalışmaların ümmetin önüne düşüp liderlik etmeye-ettirilmeye çalışılmasına gereksinim duyulmuştur.
Ümmet İslam için bir şeyler yapacağına kanaat getirdiği partilere, cemaatlere kuruluşlara, kişilere yönelmiştir.
20 yıllık bir süreç içerisinde İslam’a yönelişin daha da canlandığını görmekteyiz. Cezayir’de ümmet İslam’ın hayatta yeniden uygulanabilmesi için aktif siyasette çaba sarfetti. Bu dönüşüm, düşüncelerdeki değişiklikleri ve toplumdaki duyguları yansıttı. Örneğin; 1970′lerde, hicabı bırakmak için kadınların uygarlaştırılması çerçevesinde Avrupa modası benimsendi ve düşüncesi yaygınlaştırıldı. 1990′lara gelindiğinde Müslümanlar sadece başörtüsü hakkında bilgi sahibi olmakla kalmadı bununla birlikte uygulamaya yöneldi. Geçmişte cahilce (bilgisizce) taktığı hicabın ne olduğunu anladı ve yerine getirirken artık bilinçli bir şekilde yapar oldu. Sadece hicabı kabul etmekle de kalmadı İslam’ın diğer emirlerini de yerine getirmek için harekete geçti. Bu çerçevede İslami istekleri yerine getireceğini ileri süren FİS partisi ortaya çıktı. FİS onlarda, İslami hayatı geri getirme umutlarını artırdı. Bu umutlarla Müslümanlar FIS partisine büyük destek verdi. 1992 seçim sürecinde binlerce insan İslam için onlara desteğini göstermek için stadyumları doldurdu.
Türkiye’de ümmet bütün zorluklara rağmen kendisinde var olan İslami kalıntıları yorulmadan tutmaya çalıştı.
Tarihin en büyük ihanetini Mustafa Kemal, İslam’ın uygulanmasında en büyük dayanağı olan hilafeti kaldırmakla yaptı. Bununla da kalmadı; Arapça harflerin yerine Latin alfabesini benimsedi, Şer’i mahkemeleri kaldırdı. Tesettüre büyük darbe vurdu. Orduyu da arkasına alarak ümmete batı sistemini, laikliği, demokrasiyi zoraki kabul ettirmeye çalıştı. Getirdiklerine karşı direnen binlerce insan ise katledildi.
86 yıldır İslam’a karşı uygulanan baskı bu ümmetin İslam’a olan meylini kıramadı. Ümmeti batının kucağına çeken laik, demokrat, cumhuriyetçi, sosyalist partiler kuruldu. Fakat; ümmet bunlarla daha çok problemlere müptela olduğunu, bunların hiç birinin meselelerini çözemediğini anladı. Başörtüsü meselesini ve diğer tüm meselelerini İslami noktalarda çözecek partiler aradı. Bu meselelerini çözeceğini vaat eden partilere daha çok yöneldiler. MN, MSP, RP, AKP’ye oy verdilerse sadece bunun için vermişlerdir. (Sistemin bu partileri kullanması ise ayrı bir konudur.)
2009′un Gazze katliamı esnasında yüz binlerce Müslüman kadınlı-erkekli kardeşlerine destekte bulundu. Ayrıca Türkiye’nin başbakanının Davos konferansında Yahudi varlığının temsilcisi Shimon Peres’e karşı sergilediği tavır sadece Türkiye’deki Müslümanların değil diğer bölgelerdeki Müslümanların da teveccühünü kazandı. Bunu yaparken İslam ön plana çıkmış İslami duygularından dolayı bunu sergilemişlerdir. Laik grupların veya batının göstermelik yaklaşımlarına ise ümmetin uzak durduğunu gördük. İşin en enteresan tarafı ise bu işgale ve Davos sonrası bu işgallerin son bulmasına yönelik tek yolun “Hilafetin tekrar kurulması” düşüncesini gündemlerine almaları idi.
Ümmet bunları seslendirirken Filistin bölgesel kukla yönetimi Yahudi varlığı ile Filistin’in işgal edilmiş toprakları üzerinde iki devletli bir çözüm önerisine razı olacaklarını açıklıyorlardı. Bunlar ise yanlarında ümmet yerine sadece bu sinsi planları sunan Batıyı buldular.
Ümmetin İslam’a meyletmede öne çıkan bölgelerden biri olan Pakistan’a gelelim.
Pakistan’da ümmet ateşli bir şekilde İslam Şeriat’ının yerine getirilmesini istemektedir. Burada ümmet yıllarca Allah’ın nizamıyla yönetmeye söz veren siyasal partileri destekledi. Şer’i mahkemeler kurarak bölgelerinde İslam’ı uygulamak için mücadeleye giriştiler. Partiler ve devlet tarafından aldatıldıklarının farkına varınca da devlete karşı tavır koymaya başladılar. Pakistan devletinin ABD eşliğindeki bugünkü saldırıları ümmetin İslami isteğini ve meylini bastırmak içindir.
Receb 1428′de (2007 Ağustos’ta) dünyanın dört bir yanında binlerce Müslüman Hilafet yükümlülüğünün hatırlanması için bir araya geldi. Gösteriler düzenlendi, konferanslar yapıldı. Endonezya’da, 100,000′nin üzerinde Müslüman Hilafetin tekrar kurulması ve İslam’ın kamilen uygulanması istemiyle büyük bir konferansta buluştu.
Bütün bunlar ve burada sıralayamadığımız daha nice ümmetin sergilediği ameller gösteriyor ki bu bir dönüm noktasıdır.
İslâm’a dönüş; yolunu şaşıran, sıkıntı ve çıkmazlarda olan, hasta olan için kendisinde çözüm ve devanın olduğu sığınak ve güven kaynağıdır. Bu gün insanların “İslam’a dönüş” hakkında konuşmaları, nefislerindeki bu gizli hislerden kaynaklanmaktadır. Çünkü her Müslüman (velev ki günahkar da olsa) İslâm’dan başkasında problemleri için çözüm, dertleri için çare görememektedir.
İslam ümmeti İslam’ı arar hale geldi. 86 yıldır İslamsız -İslami uygulamadan uzak- geçen tarihinin en karanlık anlarının bir kısmına tanıklık etti.
Ümmet şuna inandı: Allah’ın izni ile bu karanlık dönemi bitecektir. Çünkü, bunun biteceğini ve yeniden Raşidi Hilafetin kurulacağını Resulullah Sallallahu Aleyhi Ve Sellem haber vermiştir:
İmam Ahmet rivayet ediyor ki; Resulullah Sallallahu Aleyhi Ve Selem şöyle dedi:
“Nübüvvet Allah’ın dilediğince aranızda kalacaktır. Allah onu kaldırmayı dilediği zaman kaldırır. Sonra nübüvvet yolu üzerinde bulunan hilâfet olur. Allah’ın bulunmasını dilediği kadar kalır. Sonra ısırıcı melikler dönemi gelir. Allah’ın bulunmasını dilediği kadar bulunur. Allah kaldırmayı dilediği zaman onu kaldırır. sonra zorba iktidarlar gelir. Allah’ın dilediği kadar kalırlar. Allah dilediği zaman onu da kaldırır. Sonra nübüvvet yolu üzere hilâfet gelir. Sonra sustu.” (Ahmet b. Hanbel)
Hilafet kaldırıldıktan sonra ümmet laik, kapitalizm, sosyalizm düşüncelerden etkilenmişti. Ayrıca, işgal sürecinde sömürgeci güçler tarafından yerleştirilen milliyetçilik tohumları bir dönem ümmet arasında kökleşmişti. Oysa son gelişmelere ve vakıaya baktığımızda ümmetin yabancı ideolojilerden ve düşüncelerden uzaklaşmaya başladığını görüyoruz. Allah’ın izni ile Allah’ın dinine olan güvenin yerleşmekte olduğu ve bu yönde canlılığın doğduğu günleri yaşıyoruz. Ümmet canlanma yolundadır.
Hilafet; cahiliyetten kurtulup İslam Şeriatının yaşanmasına giden tek yoldur. Ümmet bu canlılığını Raşidi hilafeti kurmak için harcamalıdır. Çünkü İslam’ın tatbiki, Ku’an ve Sünnetin uygulanması Raşidi Hilafetle mümkündür.
Hilafet, dünyada bütün Müslümanların üzerinde tek bir liderliktir. Onun sorumluluğu, İslam’ın yasalarını yerine getirmektir ve dünyanın kalanına İslami mesajı taşımaktır.
Hilafet, ümmetin bütün meselelerine bakan İslami sistemdir.
Hilafet, İslam’ın sosyal hayatta alakalarının, ekonomik, eğitim, yabancı devletlerle ilişkilerin ve cezalarla ilgili hükümlerinin tatbiki demektir.
Hilafet tebaasını koruduğu gibi onun kaynaklarını da korur. Hilafet olsa idi sömürgecilerin Irak’ı, Afganistan’ı işgal etmeleri o kadar da kolay olmayacaktı. Onları birleştirecek, tek devlet (hilafet Devleti) altında toplayacak, koruyacak ve sömürgecilerin saldırılarını ümmetle engelleyeceklerdi.
Değişimde İslam tek yoldur. Herhangi bir sistemden ödünç almaya ihtiyaç duymayan bir sistemdir. Ümmeti bu sistemi yeniden ikameye davet ediyoruz…
HUSEYIN SASMAZ demiş
“Senin Allah’ının Kanunları Burada Geçmez”
Hakim çarşaflı kadını kovdu!
Çarşaflı bir kadın, hakkını aramak için gittiği mahkeme salonunda kadın hakim tarafından kovuldu.
Olay dün Fatih 1. İcra Ceza Mahkemesi’nde yaşandı. Mahkeme Başkanı Hakim Ayla Kara, boşandığı kocası hakkında açtığı tazminat davasının duruşmasına katılan Naciye Sönmez’in çarşaflı olduğunu görünce önce uyardı, ardından da çarşafını çıkarmasını istedi.
Zaman’da yayınlanan haberde, iddiaya göre çarşafını çıkarmaması durumunda duruşma yapmayacağını söyledi. Bunun üzerine şikayetçi olan Naciye Sönmez, peçesini açarak yüzünün görünmesini sağladı. Ancak bu da hakim Ayla Kaya’yı tatmin etmedi. Hakim, “Böyle olmaz! Bütün çarşafını çıkaracaksın.” diyerek Sönmez’i azarladı. Neye uğradığını şaşıran genç kadının, çarşafını çıkaramayacağını söylemesi üzerine hâkim Kaya, “Atatürk ilke ve kanunlarına göre seni böyle kabul edemem, yargılama başlayamaz.” dedi. Bunun üzerine Sönmez, “Türkiye Cumhuriyeti kanunlarında böyle bir şey yok. Düşüncelerinizi uygulayabilmek için Atatürk’ün arkasına sığınmayın. Atatürk’ün hanımı çarşaflıydı, sizin gibi yapmıyordu.” diyerek tepki gösterdi.
SENİN ALLAH’ININ KANUNLARI BURADA GEÇMEZ!
Davaya başlamayacağını yineleyen Ayla Kaya ise “Sizin Allah’ınız ve Allah’ınızın kanunları burada geçmez.” diye bağırdı. Kaya, çarşaflı olduğu için ertelettiği duruşmanın tutanaklarını yazdırmaya başlayınca Sönmez, dışarıdaki insanlara “Bu rezalete şahit olun.” diye bağırdı. Bunun üzerine Hakim Kaya, “Terbiyesiz, ahlaksız, ukala.” diyerek hakaret etti. Naciye Sönmez, gördüğü muamele karşısında adeta şoke olduğunu söyledi. Türkiye Cumhuriyeti hâkimlerinin insanların kılık kıyafetine göre değil, önüne gelen dava dosyalarına göre yargılama yapması gerektiğini ifade etti. Sönmez, “Davaya bakan hakim konuyu unuttu, yarım saat benim çarşafımla ilgilendi. Bir hakime yakışmayacak kelimeler söyledi. Örtünmem benim dinimin gereğidir.” diye konuştu. Hakim Kaya ise bu konuda konuşmak istemediğini belirterek, basın mensuplarının sorularını yanıtsız bıraktı.
GENELDE TUM MUSLUMANLARA OZELDE TURKIYE MUSLUMANLARINA….. Ey Turkiye cumhuriyetine tabii olan ve muslumanim diyenler!!!
Daha ne duruyorsun bilmemki…..
Sen Allah’a inandigini soyleyen kisi,bu ne bicim Allah’a inanmak…
Sen Cennet’i talep ediyorsundur birde…
Bu isler havaleyle olmuyor kardesim.
Eskilerin basina gelen sizin basiniza gelmeden kolayca cennet’e girivereceginizimi dusunuyorsun.diyor cenabi Allah kuranda.
Bakiyoruz eskilerin basina neler gelmis diye,birde ne gorelim suleyman as mahpuzhane,omer ra bicaklanmis Muhammet sas namaz kilarken sirtina deve iskembesi dokulmus,taslanmis ,yasir ailesi parcalanarak olmus.daha bir coklari bunlar gibi iskence gormusler.
Sen otur Allaha havale et,et,et bakalim ….
Bir toplum nefislerindekileri degistir medikce ben o toplumun halini degistirici degilim .demiyormu Allah.
Bir munkeri gordugunde once elinle degistir degistiremezsen dilinle onunlada yapamazsan bugz et o da imanin en zayif olanidir demiyormu muhammet sas.
Bir toplum benim dinimi (ULUHIYETIMI) Yer yuzune hakim kilma calismalarina girismezse o toplumun yerine baska toplum getiririm.demiyormu.Allah.
Bir uc kurus icin ustayi dinliyorsunda niye seni yaratani dinlemiorsun….
PES DOGRUSU…
YAZIK KI NE YAZIK….!!!!